ManiPule
Monday, 5 December 2011
The blond show girl on the city bus
I was in one of those services busses that take arriving people from the Bursa bus terminal to downtown Bursa in Turkey. And there she was bright as gold and filled with joy from the outside. But the inside, full of misery.
The bus was full and some had to stand while riding to downtown. I was unlucky for standing all the way but was quite lucky to be located very close to the woman and her boyfriend or whatsoever friend.
She was full with joy, talking, smiling laughing at the bus stop already back there. Some might have taken her for an ordinary hooker or show girl where she is supposed to entertain the gentlemen of town. To some people she is someone full with sin, to another, someone to stay away from and not to bee seen together in public. What a shame it would be if they saw him together with that woman.
She was a bit fat, not too much. Usual show girl hair cut, blond and short. Brownish eyes with extended eyelashes. She had strong cheeks and you would immediately know that she was strong build. Usually strong build comes with a patronizing attitude. Maybe she was so indeed. But there was no sign of it since we have been on the bus for a couple of minutes. She had a reason to be kind, joyful, decent, and petite. The reason was next to her. Next to her was a man sitting whom she was already talking back at the bus stop. The women kept on looking in the eyes of the man all times during the ride. So either one of them must have been arrived at the terminal and the other must have waited for the arriving one.
Waiting from some arriving in a bus is mostly dramatic. It is better trying to avoid waiting at all. A Casablanca scene really does not help anybody. It is just one of those moments that are meant to be dramatic. Whether it is an arrival or departure. It doesn’t matter.
The man next to her had a casual look. He did not look like one of those people who belonged to the night life scenery. Nor did he look like a peasant. He was just an ordinary guy, maybe a craftsman or a car mechanic. His age was close to hers. Around 35.
The man barely spoke. The only reaction to the caring women was his smiling from time to time.
This realationwhip had something special for itself.
Whale Killing in Denmark – A bloddy bath in crystal waters
Somebody living in a dry environment where grass is seldom found, would take the beautiful nature and clear bays of Faroe Island as a place from heaven. He would immediately dream of spending his whole life in such a splendid nature.
However the background of the heavenly place is sometimes just the opposite, a place from hell, where blood rushes in the see, turning it into a lake of blood.
The red dance
People are waist high in reddish water, the water of blood, making maneuvers. This maneuvers are the maneuvers of the great grown up man. His hook is deep in the Whale’s pale flesh. The whale is struggling. Fighting for life. Screams of agony in the inner voice. The scream reaches the other family members of that particular whale. Hearing the scream from the baby, their agony doubles, while trying to defend their life. The female whale is already on the shore where a local has photo shots taken with it. The male’s agony is enormous. He can’t make it either. He gives up.
Enjoy the “foul play”
On the shore we see smiling faces enjoying the sport. In this sport there is no hand shaking among the two sides at the end of the game. A “fair play” award will not be given.
It’s scream can not be heard. But the frequency takes the voice to other worlds other dimensions and to the farthest galaxy.
Sunday, 19 October 2008
Portishead'in Son Albümü. THIRD
Portihead grubunun ilk albümünü diinlediğimizde "bu da neyin nesi sayın seyirciler" demiştik. Herşeyin birbirinin kopyası olmaya yüz tuttuğo zamanımızda, hele ki düşmüş ve bedbaht 90'lı yılların acısına, merhem gibi gelmişti.
Bizce Portieshead bir nevi kainatın müziğini icra ediyordu. Bize kalırsa uzak dünyadaki (eğer varsa) tüm canlılar, Portishead'in şarkılarını dinleyerek, şapka çıkarır, dünyalıların kendilerini yok etmek için bunca çabalarının yanında, arada da güzel şeyler yapabildiklerini için "helal olsun" der, insan ırkını takdir ederlerdi.
Jodie Foster'ın oynadığı "Contact" filmindeki uzaylıların, insan ırkı ile haberleşmek için ürettikleri seslere benzer sesler, Portishead'in şarkılarında fazlasıyla var. Bu sesleri fitre etmek, anlayabilmek için için ise profesörlerden çıkma matematik formulleri ile yapılmış şifre çözücülerine ihtiyaç yok.Çünkü bizde insan denen yaratığın DNA'larında büyük ihtimalle tüm kainatı anlayabilmesi için tüm donanım ve yazılım verilmiş. Tabi doğru düğmeye basıp bu alıcıların çalıştırıması gerekiyor.
Portieshed'in THIRD albümü Beth Gibbons'in tanrıya şükür son albümünden beri aynı kalabilmiş muhteşem sesi ile hayat buluyor. Diğer iki albüme göre bu albümdeki biteviye elektronik seslerin miktarı fazla. Ancak bizce bu hiç de sıkıcı bir ifade etmiyor, çünkü bu sürekli tekrar eden, bazen iki nota etrafında dönen, makina dünyasına ait bu sesler bizi derin düşüncelere sürüklüyor. "Plastic" şarkısı, atmosferi tahrip olmuş, oksijenini büyük jeneratörler ile temin eden bir sistemin pervanesinin seslerine benzer sesler ile bütünleşen Beth Gibbons'in acı dolu sesi, televizyondaki onca futbol yorumcusundan, temcit pilavı gibi memleket insanın önüne konan hikayelerden bıkanlara bir nevi detox etkisi yapabilir, hatta kilo bile verdirebilir.
"Deep Water" ise diğer şarkıların tam tersine sanki, 50'lı yılların mandolini ile söylenen, arkada da papyonlu siyahi vokallerin eşlik ettiği neredeyse masum olarak tanımlanabilecek bir şarkı.
"Machine Gun" ise ismi hakikaten kişiyi süzgeçe çevirecek kadar vurucu bir şarkı. Kurşun geçirmez yeleklerimizi giyelim lütfen.
"Small" için ise ayrı bir sayfa açmak lazım herhanle. Bir ilkbahar sabahı bir salıncakta sallanırken, sahip olunan masum nağmelerle başlayan ve bir anda o huzuru, basan bozan rahatsız edici, adeta hakikatlere döndüren ve salıncaktan inip, hayatta daha önemli şeyler yapmaya iten, forklift kadar kuvettli bir şarkı. Yani hiç de ufak değil bizce. Şarkıda erkek karakter başarısız, ve kaybeden biri olarak en sonunda tanrıya da inanmama başlıyor. Kadın karakter ise "o anlamaya çalıştı ama o da bir erkek" diyor.
"Magic Doors"'un kıvraklığı insanı bu şarkının canlı performansının ne kadar güzel olabileceğini düşündürüyor. Tahminimizce Beth Gibbons iki eliyle miktofona sarılı bri biçimde şarkısını söylerken, saçlarını kısa olmayan aralıklarla bir sağa sonrada sola civanın yere dağıldığı gibi hızla atardı.
Bu arada 1998 yılındaki Roseland konserine, fırsatımız varken niye gitmediğimizi halen anlayabilmiş değiliz.
Bizce Portieshead bir nevi kainatın müziğini icra ediyordu. Bize kalırsa uzak dünyadaki (eğer varsa) tüm canlılar, Portishead'in şarkılarını dinleyerek, şapka çıkarır, dünyalıların kendilerini yok etmek için bunca çabalarının yanında, arada da güzel şeyler yapabildiklerini için "helal olsun" der, insan ırkını takdir ederlerdi.
Jodie Foster'ın oynadığı "Contact" filmindeki uzaylıların, insan ırkı ile haberleşmek için ürettikleri seslere benzer sesler, Portishead'in şarkılarında fazlasıyla var. Bu sesleri fitre etmek, anlayabilmek için için ise profesörlerden çıkma matematik formulleri ile yapılmış şifre çözücülerine ihtiyaç yok.Çünkü bizde insan denen yaratığın DNA'larında büyük ihtimalle tüm kainatı anlayabilmesi için tüm donanım ve yazılım verilmiş. Tabi doğru düğmeye basıp bu alıcıların çalıştırıması gerekiyor.
Portieshed'in THIRD albümü Beth Gibbons'in tanrıya şükür son albümünden beri aynı kalabilmiş muhteşem sesi ile hayat buluyor. Diğer iki albüme göre bu albümdeki biteviye elektronik seslerin miktarı fazla. Ancak bizce bu hiç de sıkıcı bir ifade etmiyor, çünkü bu sürekli tekrar eden, bazen iki nota etrafında dönen, makina dünyasına ait bu sesler bizi derin düşüncelere sürüklüyor. "Plastic" şarkısı, atmosferi tahrip olmuş, oksijenini büyük jeneratörler ile temin eden bir sistemin pervanesinin seslerine benzer sesler ile bütünleşen Beth Gibbons'in acı dolu sesi, televizyondaki onca futbol yorumcusundan, temcit pilavı gibi memleket insanın önüne konan hikayelerden bıkanlara bir nevi detox etkisi yapabilir, hatta kilo bile verdirebilir.
"Deep Water" ise diğer şarkıların tam tersine sanki, 50'lı yılların mandolini ile söylenen, arkada da papyonlu siyahi vokallerin eşlik ettiği neredeyse masum olarak tanımlanabilecek bir şarkı.
"Machine Gun" ise ismi hakikaten kişiyi süzgeçe çevirecek kadar vurucu bir şarkı. Kurşun geçirmez yeleklerimizi giyelim lütfen.
"Small" için ise ayrı bir sayfa açmak lazım herhanle. Bir ilkbahar sabahı bir salıncakta sallanırken, sahip olunan masum nağmelerle başlayan ve bir anda o huzuru, basan bozan rahatsız edici, adeta hakikatlere döndüren ve salıncaktan inip, hayatta daha önemli şeyler yapmaya iten, forklift kadar kuvettli bir şarkı. Yani hiç de ufak değil bizce. Şarkıda erkek karakter başarısız, ve kaybeden biri olarak en sonunda tanrıya da inanmama başlıyor. Kadın karakter ise "o anlamaya çalıştı ama o da bir erkek" diyor.
"Magic Doors"'un kıvraklığı insanı bu şarkının canlı performansının ne kadar güzel olabileceğini düşündürüyor. Tahminimizce Beth Gibbons iki eliyle miktofona sarılı bri biçimde şarkısını söylerken, saçlarını kısa olmayan aralıklarla bir sağa sonrada sola civanın yere dağıldığı gibi hızla atardı.
Bu arada 1998 yılındaki Roseland konserine, fırsatımız varken niye gitmediğimizi halen anlayabilmiş değiliz.
Subscribe to:
Posts (Atom)