Sunday, 19 October 2008

Portishead'in Son Albümü. THIRD

Portihead grubunun ilk albümünü diinlediğimizde "bu da neyin nesi sayın seyirciler" demiştik. Herşeyin birbirinin kopyası olmaya yüz tuttuğo zamanımızda, hele ki düşmüş ve bedbaht 90'lı yılların acısına, merhem gibi gelmişti.

Bizce Portieshead bir nevi kainatın müziğini icra ediyordu. Bize kalırsa uzak dünyadaki (eğer varsa) tüm canlılar, Portishead'in şarkılarını dinleyerek, şapka çıkarır, dünyalıların kendilerini yok etmek için bunca çabalarının yanında, arada da güzel şeyler yapabildiklerini için "helal olsun" der, insan ırkını takdir ederlerdi.

Jodie Foster'ın oynadığı "Contact" filmindeki uzaylıların, insan ırkı ile haberleşmek için ürettikleri seslere benzer sesler, Portishead'in şarkılarında fazlasıyla var. Bu sesleri fitre etmek, anlayabilmek için için ise profesörlerden çıkma matematik formulleri ile yapılmış şifre çözücülerine ihtiyaç yok.Çünkü bizde insan denen yaratığın DNA'larında büyük ihtimalle tüm kainatı anlayabilmesi için tüm donanım ve yazılım verilmiş. Tabi doğru düğmeye basıp bu alıcıların çalıştırıması gerekiyor.

Portieshed'in THIRD albümü Beth Gibbons'in tanrıya şükür son albümünden beri aynı kalabilmiş muhteşem sesi ile hayat buluyor. Diğer iki albüme göre bu albümdeki biteviye elektronik seslerin miktarı fazla. Ancak bizce bu hiç de sıkıcı bir ifade etmiyor, çünkü bu sürekli tekrar eden, bazen iki nota etrafında dönen, makina dünyasına ait bu sesler bizi derin düşüncelere sürüklüyor. "Plastic" şarkısı, atmosferi tahrip olmuş, oksijenini büyük jeneratörler ile temin eden bir sistemin pervanesinin seslerine benzer sesler ile bütünleşen Beth Gibbons'in acı dolu sesi, televizyondaki onca futbol yorumcusundan, temcit pilavı gibi memleket insanın önüne konan hikayelerden bıkanlara bir nevi detox etkisi yapabilir, hatta kilo bile verdirebilir.

"Deep Water" ise diğer şarkıların tam tersine sanki, 50'lı yılların mandolini ile söylenen, arkada da papyonlu siyahi vokallerin eşlik ettiği neredeyse masum olarak tanımlanabilecek bir şarkı.

"Machine Gun" ise ismi hakikaten kişiyi süzgeçe çevirecek kadar vurucu bir şarkı. Kurşun geçirmez yeleklerimizi giyelim lütfen.

"Small" için ise ayrı bir sayfa açmak lazım herhanle. Bir ilkbahar sabahı bir salıncakta sallanırken, sahip olunan masum nağmelerle başlayan ve bir anda o huzuru, basan bozan rahatsız edici, adeta hakikatlere döndüren ve salıncaktan inip, hayatta daha önemli şeyler yapmaya iten, forklift kadar kuvettli bir şarkı. Yani hiç de ufak değil bizce. Şarkıda erkek karakter başarısız, ve kaybeden biri olarak en sonunda tanrıya da inanmama başlıyor. Kadın karakter ise "o anlamaya çalıştı ama o da bir erkek" diyor.

"Magic Doors"'un kıvraklığı insanı bu şarkının canlı performansının ne kadar güzel olabileceğini düşündürüyor. Tahminimizce Beth Gibbons iki eliyle miktofona sarılı bri biçimde şarkısını söylerken, saçlarını kısa olmayan aralıklarla bir sağa sonrada sola civanın yere dağıldığı gibi hızla atardı.

Bu arada 1998 yılındaki Roseland konserine, fırsatımız varken niye gitmediğimizi halen anlayabilmiş değiliz.